Heybeliada’da Bir Ev
Ören Belediyesi’nin Melih Cevdet Anday’a saygıyla yaklaşıp adına ÅŸiir günleri düzenlediÄŸini okuduÄŸumda, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın evini anımsadım. Yoo, zaten aklımdaydı ancak sizlerle paylaÅŸmayı düşünmemiÅŸtim doÄŸrusu. Üzmüştü aslında beni yaÅŸadığım, gördüğüm.
O gün 15.00 dolaylarında Heybeliada vapur iskelesindeydik. Aramızdan bir arkadaÅŸ Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın evine daha önce gitmiÅŸti, ancak hangi yoldan sola dönmemiz gerektiÄŸini kestiremediÄŸinden sora sora ulaÅŸacaktık. Nasıl olsa gideceÄŸimiz yer bir sanatçının eviydi. Herkes bilirdi, yollarda yönlendirmeler de bulunmalıydı. Bu düşüncem doÄŸru çıkmadı. Sonunda yarım yamalak anlatan birine rastlamak bile rahat bir nefes aldırmıştı hepimize.
Evin dışında iki ayrı merdivenden birini seçerken bile önsezimizle hareket etmeliydik. Neyse, isabetli seçmiÅŸiz. Kapıyı açan on yaÅŸlarında bir çocuktan doÄŸru yerde olduÄŸumuzu öğrendiÄŸimizde biraz ÅŸaÅŸkındık. Çünkü içeriden hem televizyon, hem de kavga eder gibi konuÅŸan insan sesleri geliyordu. Bu arada birkaçımız dış duvara asılmış tadilat fotoÄŸraflarına bakmaya koyulmuÅŸtu bile. Çocuk ise ‘yandan yukarıya çıkın’ der demez yanımızdan yok olmuÅŸtu.
YaÅŸanan bir müze…
Merdivenlerin sonunda galoÅŸlarımızı giyerken kapıyı açan o çok yaÅŸlı beyin duruÅŸu, davranışı ilginçti. Hepimizin aynı ÅŸeyi düşünmesine sebep olduÄŸunu dönüş yolunda paylaÅŸacaktık. (Birkaçımız onun tarihi karşımıza çıkarırcasına seçildiÄŸini düşünmüş, birkaçımız ise Hüseyin Rahmi’nin ta kendisi olduÄŸunu zannedecek denli boÅŸ bulunmuÅŸtu.) Bu durumda içeriye girdiÄŸimizde yeniden bir bocalama yaÅŸamamak sanırım hiçbirimizin harcı deÄŸildi. Genç bir hanım etrafı süpürmekteymiÅŸ gibiydi. O saatte ne temizliÄŸiydi bu böyle. Hele alt kattan evi saran kızartma kokusunun yanında ne anlamı vardı ÅŸimdi bu temizliÄŸin. Bey son derece az Türkçesiyle bize bir ÅŸeyler anlatmaya çalışıyordu.
En üst kata, tavan arasına çıktığımızdaysa havasızlık bizi yok edecek denli rutubetle karışık bir hal aldığında bayağı yorgun düşmüş, bir an önce oradan uzaklaÅŸmak istediÄŸimizi fark etmiÅŸtik. Hele o yaÅŸlının biraz da kendini aÅŸan bir çeviklikle Hüseyin Rahmi’nin ÅŸapkasını benim başıma koyma giriÅŸimi, affedilir gibi deÄŸildi. Kim koruyordu edebiyatı, kim anlatıyordu sanatı?
Ardından son darbeyi çıkışta (evin hanımı olsa gerek) orta yaşlarda, üstü başı diğerleri gibi bakımsız birinin bizlere kitap satmak istediğini anladığımızda yedik. O da Türkçe pek konuşamıyordu. Ancak kitap almak isteyenlerin gösterdiği tahta sandığa 10 YTL atmaları gerektiğinde ısrarlıydı. Ortada makbuz bile yoktu, yukarıda zaten galoş için para bırakmıştık, neydi bu para meselesi? Bağışsa bağış olsundu, ücretse ücret.
DoÄŸru, Gürpınar’ın eviyle uÄŸraşılmış, tamir edilmiÅŸti elden geldiÄŸince. Talan edilen eÅŸyalar yenilenmeye çalışılmıştı; ve gün gelmiÅŸ ev Arnavutluk’tan yeni gelmiÅŸ bir ailenin yaÅŸamasına bırakılmıştı. ”Oh, ne âlâ memleket!” demekten baÅŸka bir ÅŸey söylenemeyecek bir durumdu. Åžimdiki talan kitaba, eÅŸyaya deÄŸil; deÄŸere karşıydı.
Yeni düzenlemeyi anlatan o kitabı hiçbirimiz almadan ayrılmıştık evden. Ama hepimizi bir düşünce sarmıştı: O ailenin yaşamasına bırakılan sanatçı evinde eğitimimiz için neler neler yapılabilirdi, o ev nasıl da yaşanan bir müzeye dönüştürülebilirdi. Gerçek ise ortadaydı: Oradakiler gelenlerden tedirgin oluyor, bir şekilde kendilerini savunmaya geçiyorlardı. Yoksa değil mutfağın kokusu, yağı; çıkabilecek bir kazayla edebiyatımızdan bir sayfa yok olmaya mı mahkûm edilmişti? Evet, ne yazık ki aynen öyleydi.
Prof. Ümran BULUT - Cumhuriyet Gazetesi - 01/09/2006