Sanat ve Politika
Hüseyin Rahmi Gürpınar, bütün toplumun genelgörünümünü çizmeye çalışırken, Tebessüm-i Elem (Acı Gülüş) romanında, yirminci yüzyılın başındaki tiyatro dünyamızı sert dille eleştirir:
İstanbul’da bazı salaÅŸ meyhanelere, ne yazık ki, tiyatro adını vermek cesaretini gösteren küstahlar vardır. Bu küstahlar, tiyatrocu geçinmektedirler. Al astar kaplı, kümes benzeri localara giren sözümona seyirciler, daha ilk anda, tiyatro sanatına özgü kutsallığı bozarlar. Kimisi bir avuç fındık fıstık tıkınmakta, kimisi hapır hupur portakal yemekte, döke saça limonata içmekte, kimisi de çıtır çıtır kabakçeÄŸirdeÄŸinden kayısı pestiline kadar her türlü abur cuburla oyalanmaktadır.
Böylesi seyirci takımı ne gülünecek yeri bilir, ne ağlanacak. İzlediğinden bir şey anlamaz. Bir eserin değerini tartabilecek eleştirel birikimden, bilgiden yoksundur.
Zaten, aşağıda, geceliği birkaç mecidiyeye tutulmuş döküntü orkestra, meşhur opera parçalarını katletmektedir. Derken kantolar başlar, şamandıra gibi yusyuvarlak, makyajdan kıpkızıl muganniyeler, boncuklu fistanlar, pembe çoraplar, yağlı gerdanlar gösteren dekolte tuvaletler, çarpık iskarpinlerle kendilerini teşhir ederler. Meşk edilmiş Hint papağanları gibi her dilden söylemektedirler.
Facia (trajedi anlamına) başladığında, ortaya dram sanatlarıyla ilintisiz, akıllara durgunluk verici bir karikatür çıkar: Zulüm, öldürme, hainlik, mertlik, her şey vardır da, yalnızca ruha tesiri yoktur. Ruh daima çoraklığa sürüklenir.
Araya konferans dizileri girer. Sahne ortasına halı yayılmış, masa yerleÅŸtirilmiÅŸ; sürahi, bardak, hepsi hazır. Siyah redingotlu, beyaz eldivenli, çatpat hatip, İttihat ve Terakki politikasını ille OÄŸuz Han’dan baÅŸlattırır, Ardından AtlıoÄŸlu Gün Han, Ay Han, Gök Han, DaÄŸ Han, Deniz Han devreye girer; söz çatallaÅŸtıkça çatallaşır.
İlk konferans biter. Sonra bir konferans daha, yine bir konferans, bir dördüncüsü, beÅŸincisi… Memleket ve hürriyet sorunları tiyatro sahnesinde dile getirilir görünmekte, gerçeklikteyse, tiyatro sahnesinde acıklı güldürü süregelmektedir.
Komedyaya gelince, ortaoyununun özelliklerini, imkânlarını sözümona Fransız vodviliyle kaynaÅŸtırmış bir ucubedir izlenen. Artık ne ortaoyunu, ne de vodvil…
O dönemlerde halk eğlencesi niteliğindeki seyirlik sanatların karşına çıkartılan soru, "Bizde tiyatro var mı?" sorusudur. Bir başka romancı, Reşat Nuri de yakınmaktadır:
"Şüpheniz varsa bir akÅŸam Galata yahut Åžehzadebaşı’nda dolaÅŸmanızı tavsiye ederim… Dramı, komedisi, operası, opereti, kantosu, kuvartosu ile bir sürü tiyatroya tesadüf edeceksiniz… Zilli davullar, fenerli ilânlar, bayraklı resimlerden kurulmuÅŸ bu para tuzakları mütemadiyen iÅŸliyor, adam avlıyor.
Kimisinde boya fıçısına dalıp çıkmış hissini veren yarı çıplak yosmalar gerdan kırıyor, kimisinde sarhoÅŸluktan dili dolaÅŸan zibidiler zafer tiradları okuyor, kimisinde komik efendiler gaz tenekesi ve tavan süpürgesiyle birtakım biçareleri döverek halkı eÄŸlendiriyor, kimisinde primadonnalar, tenorlar haykırıyor, kimisinde…"
Tiyatro sanatına açılış, bizde, sarayda baÅŸlamıştır, yabancı kumpanyaların ziyaret ettiÄŸi imparatorluk baÅŸkenti İstanbul’da sanatkârların itibar görmesi, hanedan ailesinin ilgisi dolayısıyla.
Ne var ki, yerli tiyatronun geliÅŸmesini yine saray kösteklemiÅŸtir. Namık Kemal’in eseri Vatan Yahut Silistre padiÅŸahın korkulu saatler geçirmesine yol açar. Saray, halkın coÅŸkusundan çekinmiÅŸtir. Namık Kemal, kimi arkadaÅŸlarıyla birlikte sürülür.
Hüseyin Rahmi’yle ReÅŸat Nuri’nin o kadar yakındıkları "salaÅŸ tiyatro üslubu" yerli oyun yazarlığının engelleniÅŸinden sonraya rastlar. Tiyatro tarihimiz, ışıltılı baÅŸlangıçların yıldızı kararmış düşüşlere yenik düştüğünü belgeliyor. Saray, ancak, iyice sıradan giriÅŸimleri uyruÄŸuna lâyık bulur. Gerisi, kışkırtıcılık için bir çaba sayılır…
Öte yandan sarayın tiyatroya ilgisi sönmeyecektir. Bugün Tiyatro Müzesi’nde sergilenen, üstü yaldızlı, olaÄŸanüstü güzel maroken ciltli tiyatro kitapları, opera metinleri, orijinal yazılı notalar, Verdi’nin eserleri, ayrıca Norma, Abdülhamid’in kızlarına armaÄŸan edilmiÅŸ eserlerdir. Abdülhamid’in kızları bu eserleri saklamışlar. Bu eserlerden herhalde haz duymuÅŸlar. Nitekim Åžadiye OsmanoÄŸlu, anılarında, Norma’ya duyduÄŸu hayranlığı hüzün verici bir içtenlikle söyler.
Kavramak enikonu zor: Bir sanatsever sanatın güzelliklerini baÅŸkalarıyla, herkesle paylaÅŸmaktan uzak durabilir mi? KoÅŸullar ne olursa olsun…
Saray, tiyatro sanatını önemsemiş; fakat deyiş yerindeyse, bu sanatın verimlerini gizlice izlemiştir.
Günümüzde ise, böylesi bir tutumun sonucu olarak, özlü sanat her politik eÄŸilimden üvey evlat muamelesi görüyor. Özlü sanat topluma armaÄŸan edilemiyor. Sanat taklidi her ÅŸey öne çıkıyor, politikacılar arada bir sanatın deÄŸerinden söz açıyorlar ama; kaç politikacı Cemal Süreya’nın ÅŸiirlerini okumuÅŸ, kaç politikacı Nazmi Ziya’nın resimlerine kapılıp gitmiÅŸ, sahnede Yıldız Kenter’i seyretmiÅŸ, oldum bittim merak ederim.
Selim ileri - Zaman Gazetesi - 15 Temmuz 2007, Pazar